üşenmeden ayrı ayrı izole edilmiş minimize dünyalara sığmak.
platonun mağara metaforuna denk düşmüş sanki bu fotoğrafım…
minik fanusların içindeki minik yaratıklar, oradaki çubuklardan fanusun dışına taşmaya çalışıyorlar. fakat nafile. zira görünen o çubuklar gerçek değil, gölge. mağara metaforunu bilmeyen insana da bu yazdıklarım acayip manasız. neyse ne önemi var ki. zaten günde 300 kelime ile konuşuyormuşuz.

üşenmeden ayrı ayrı izole edilmiş minimize dünyalara sığmak.

platonun mağara metaforuna denk düşmüş sanki bu fotoğrafım…

minik fanusların içindeki minik yaratıklar, oradaki çubuklardan fanusun dışına taşmaya çalışıyorlar. fakat nafile. zira görünen o çubuklar gerçek değil, gölge. mağara metaforunu bilmeyen insana da bu yazdıklarım acayip manasız. neyse ne önemi var ki. zaten günde 300 kelime ile konuşuyormuşuz.

Bulantı.

Bulantı.

duraktaki adam.

(durakta otururken…)

-ayraç alır mısın?

-teşekkür ederim. 

-ama bunlar engelliler için. 

-ben onlar için çalışıyorum zaten. ayraç satın almayı anlamsız buluyorum. sen de daha efektif çalışmalar neden yapmıyorsun? 

-böyle arada boş olunca yapıyorum işte. hangi ÖZEL üniversitede okudun?

-özelde okumadım. neden sordun?

-çok burjuva gözüküyorsun ondan. 

-burjuva mı? o da ne demek!

-burjuva demek….. 

-burjuvanın ne demek olduğunu biliyorum. nerden bu kanıya vardın?

-üzerindekilerden, çok kalite.

-kalite mi, o ne demek!

-bu işte, bu ayağındaki, üzerindeki, gözündeki…

-bunlar mı kalite? (altımda 5 liralık tayt, üzerimde milanoda zorunluluktan aldığım üç kuruşluk ceket, işportadan aldığım gözlüğüm var.)

-tabii, bunları toplasan ne kadar eder? bin lira? 

-çok hoşsun. 

-a gözlerin ne kadar güzel. 

-gözlerim mi güzel? toplumun %90ının gözü kahverengi, benimkiler de öyle. 

Deniz beni yediğini zannetti. bazen insanlar kimle aşık attığını bilmiyor ya, önceden eğlenirdim, artık komik bile gelmiyor. iğreti geliyor. iki gündür midem çok bulanıyor. umarım bu gece rüyamda kusmam. 

düşündüm de, hayatımın en kötü dönemini geçiriyorum. yine de fazla sağlamım, rahatça bi depresyona giremedim. 

düşündüm de, hayatımın en kötü dönemini geçiriyorum. yine de fazla sağlamım, rahatça bi depresyona giremedim. 

örtü.

küçük hayatlar, küçük kafalar; küçük kafalar, küçük hayatlar döngüsü…

büyümeye nereden başlanır? ah bildiğim bir kadın var. kınamadığım ama onun adına üzüldüğüm bir kadın… küçük dünyasında her kadının başına örtmesi gerektiğine inanıyor. başı açık olup da, ona göre “iyi insan” olan insanlar için de kurduğu tüm cümleleri “başı açık ama… iyi insan” şeklinde kalıplanıyor. ya da ötekileştirdiği tüm başı örtülü olmayanlar için, “o bizim gibi başı kapalı değil ama” diyor. tabii sürekli karşılaştığı bir komşu kızı olduğum için ben, mini etek giydiğimde dehşete kapılan gözlere tanık oluyorum. tabii yine sohbet ediyoruz, hatrını sorduğumda hoşuna da gidiyor, derdini de dinliyorum ama biliyorum eteğimden hiç hoşnut değil. ben onun örtüsüyle ilgilenmeden ve başını açmasını ummadan onunla sohbet ediyorum. işte bu noktada küçük dünyalı ki, bu dünyada ona göre seçilmesi gereken tek yol, kadınların başını örttüğü yol. alternatif tüm yaşam biçimleri onu şaşkına uğratıyor. aklı almıyor onun, nasıl olur da baş örtülmez, nasıl olur da müslümanlıktan başka din- allahtan başka ilah olduğuna inanılır, nasıl? 

lisede bir arkadaşım şöyle demişti: “ya hristiyanlar nasıl günaha giriyorlar yaa, hz. muhammede nasıl inanmazlar? gelen son peygamber o işte. müslümanlık dini emredilen din, nasıl hristiyan olurlar?”. ben de ona, hristiyanların da diğer dinlere inanmayı anlamlı bulmadıklarını söylemiştim, bi süre durakladı. sonra n’oldu bilmiyorum. 

bir de işin ucunda ateism var tabii. dinlerine çok bağlı bazı insanların, ateistlerin ne kadar çok günaha girdiğinden bahsettiğine defalarca tanık oldum. zaten o dine inanmayan bir adam için, inançsızlığın günah olduğuyla ilgili fetvaların verilmesi mecrasız kalır. “dini bir kuruma bağlı olmayan” bir insana “dinsel referanslar” vermek, basılmayan bir kitabı kaynakçaya koymakla birdir. 

not defterimden alıntılar:
*berlin-prag treninden…
filtre kahvem ve cookiemle çok mutluyum şu an. hiç yapmadığım bişiyi yapıp en dev bardak boyunu seçtim. ah çok yoruldum. bu backpackin biraz boşalmaya ihtiyacı var. kompartmanda yalnız başıma kendimi dinlemenin nesi yalnızlık? kahvem en güzel eşlikçim.
 polis pasaportumu sordu. o ne havalarsa, gören de pasaport sormak dünyanın en prestijli görevi zanneder. umursamaz hallerimse beni daha fazla denetlemelerine neden oluyor sanırım. uf, who cares! tüm meslekler, tüm görevler, tüm beceriler aynı düzeyde şu an gözümde. hayatımın en katıksız gözleriyle geçiriyorum zamanımı. yalnız bu denk gelen 3. kontrol. iyi ki kimliğin çıkmasını beklemişim. 
*prag gezisi sırasında (14th of jan.):
-astronomik saat kulesi (sıcak şarapla candır)
-charles brigde (street jazz bi harika)
-prague castle (her yerdeki kostümlü şovalyeler ne ayak?)
-jewish quarter (sinagogta klasik müzik dinlemek mi? güzel seçim)
-kafka museum (el yazıları, ilk basım kitaplar, kafkanın sevgilileri…)
-comunism museum (dünyanın en saçma müzesi bu olabilir. )
*köprünün bir ayağında bi’ cafeden gelen “mad world” şarkısı için bi süre dikilip şarkıya eşlik etmek. köprünün diğer ucunda denk gelen street jazzcıların neşesi, hemen berisinde portreleri çizen ressam. durduk yere birileri bana notalar armağan ediyor, evet bu notalar benim için. ah bu film çekimleri… yo yo, başım dönmüyor, uçuyorum. 
*sıcak şarabı çoktan hak etmiştim. bir bardak sıcak şarap kaptım işte. hava çok güzel seyrediyor. çok tatlı nefes alması. gittikçe güçlendiğini hissetmek, gittikçe arttığını.
*şehir kalabalık mı değil mi, karar veremedim. ama turist kalabalığı bu, kronik kalabalık değil. kendimi yalnız değil de, özgür hissetmem…   bu gece burda son gecem. yarın check out.. bu şehre özellikle çok vakit ayırmıştım, zaafım vardı, iyi ki varmış.
*yoruluyorum, kaslarım ağrıyor.
az giysim, çok işim, çok fikrim, çok gezesim var.
charles bridge’te gözden akan bir damla yaştı beni bana güçlü hissettiren.
istediğim yerleri, istediğim gibi, istediğim kadar görme; her şehirde, her köşede, her cafede, her öğünde farklı biriyle sohbet etme şansını kendime verdiğim için kendime teşekkür ederim, evet, ederim. 
(photo: prag’ta akşam 5 suları…)

not defterimden alıntılar:

*berlin-prag treninden…

filtre kahvem ve cookiemle çok mutluyum şu an. hiç yapmadığım bişiyi yapıp en dev bardak boyunu seçtim. ah çok yoruldum. bu backpackin biraz boşalmaya ihtiyacı var. kompartmanda yalnız başıma kendimi dinlemenin nesi yalnızlık? kahvem en güzel eşlikçim.

 polis pasaportumu sordu. o ne havalarsa, gören de pasaport sormak dünyanın en prestijli görevi zanneder. umursamaz hallerimse beni daha fazla denetlemelerine neden oluyor sanırım. uf, who cares! tüm meslekler, tüm görevler, tüm beceriler aynı düzeyde şu an gözümde. hayatımın en katıksız gözleriyle geçiriyorum zamanımı. yalnız bu denk gelen 3. kontrol. iyi ki kimliğin çıkmasını beklemişim. 

*prag gezisi sırasında (14th of jan.):

-astronomik saat kulesi (sıcak şarapla candır)

-charles brigde (street jazz bi harika)

-prague castle (her yerdeki kostümlü şovalyeler ne ayak?)

-jewish quarter (sinagogta klasik müzik dinlemek mi? güzel seçim)

-kafka museum (el yazıları, ilk basım kitaplar, kafkanın sevgilileri…)

-comunism museum (dünyanın en saçma müzesi bu olabilir. )

*köprünün bir ayağında bi’ cafeden gelen “mad world” şarkısı için bi süre dikilip şarkıya eşlik etmek. köprünün diğer ucunda denk gelen street jazzcıların neşesi, hemen berisinde portreleri çizen ressam. durduk yere birileri bana notalar armağan ediyor, evet bu notalar benim için. ah bu film çekimleri… yo yo, başım dönmüyor, uçuyorum. 

*sıcak şarabı çoktan hak etmiştim. bir bardak sıcak şarap kaptım işte. hava çok güzel seyrediyor. çok tatlı nefes alması. gittikçe güçlendiğini hissetmek, gittikçe arttığını.

*şehir kalabalık mı değil mi, karar veremedim. ama turist kalabalığı bu, kronik kalabalık değil. kendimi yalnız değil de, özgür hissetmem…   bu gece burda son gecem. yarın check out.. bu şehre özellikle çok vakit ayırmıştım, zaafım vardı, iyi ki varmış.

*yoruluyorum, kaslarım ağrıyor.

az giysim, çok işim, çok fikrim, çok gezesim var.

charles bridge’te gözden akan bir damla yaştı beni bana güçlü hissettiren.

istediğim yerleri, istediğim gibi, istediğim kadar görme; her şehirde, her köşede, her cafede, her öğünde farklı biriyle sohbet etme şansını kendime verdiğim için kendime teşekkür ederim, evet, ederim. 

(photo: prag’ta akşam 5 suları…)

hafif olunan zamanlar en yaşanılası olanlardır. 
bazen hafiflediğin günleri unutursun, 
hayatı her gün ağır yaşadın zannedersin. 
o vakit, sana değer veren birilerinin çektiği fotoğraflar unutkanlığını giderme görevini üstlenir. 
en sevdiğim fotoğrafım, baktıkça hafiflerim. 
teşekkürler Deniz. 

(photo by Deniz)

hafif olunan zamanlar en yaşanılası olanlardır. 

bazen hafiflediğin günleri unutursun, 

hayatı her gün ağır yaşadın zannedersin. 

o vakit, sana değer veren birilerinin çektiği fotoğraflar unutkanlığını giderme görevini üstlenir. 

en sevdiğim fotoğrafım, baktıkça hafiflerim. 

teşekkürler Deniz. 

(photo by Deniz)

alamancı teyzem.

sanırım sekiz yaşında falandım. hayatımda hiç anlam teşkil etmeyen alamancı teyzem ve familyası türkiyeye ziyarete gelmişti. çocuk yaşta olduğumdan ve gidip gitmememe dair fikrim sorulmadığından neyse ziyaretine gittik teyzemlerin. o gün, alamancı teyzemin bana öğrettiği şey; boynumu yukarı kaldırıp, ellerimin üzerini aşağıdan yukarıya boynuma sürmek suretiyle aşağı sarkmaya meğilli cildin yer çekimiyle savaşımına destek verme gerekliliğiydi. tabii o, halihazırdaki bilişsel kapasitesiyle bunu sadece göstererek yaptı, cümleler ona ait değil. bu olay, ilk kez ve şimdi aklıma geldi. 8 yaşındaki bir çocuğa öğretecek en iyi şeyi bu olacak kadar ve, bu davranışın o 8 yaşındaki çocuğa pratikte hiç bir getirisi olmayacağını düşünemeyecek kadar alamancıymış teyzem, şimdi fark ettim. hayır, zaten cildi körpecik olan bir 8 yaş çocuğuna hangi motivasyonla bunu öğretirsin, aklım almıyor.

almanyada yaklaşık bir hafta dolaşmama rağmen, almanyada yaşayan bir teyzem olduğunun aklıma gelmediğinin, konaklamak için bir saniye olsun düşünmeden yine hostel tercih ettiğimin de yine şimdi farkına vardım.

teyze olmayacağım ben, hala olacağım. seviniyorum ki, yeğenim 8 yaşında olduğunda onun cinsiyetini, tüm gelişim yüzlerini ve kişilik özellikleri ile yeteneklerini göz önüne alıp buna göre onla vakit geçirebilecek kadar kafasını kullanan bi hala olacağım.

bazen, bazı hediyelerin anlamı objenin kendisinden taşar.

bazen, bazı hediyelerin anlamı objenin kendisinden taşar.

[Flash 9 is required to listen to audio.]

derin:

    

günler hep aynı mavilikle biterken ben uykularımı korkulara dönüştürmüşken bir sabah uyandığımda sen olmayacaksın..

iç seslerim telkinlerim ve direnişlerimden nefret ediyorum mantıklı yanlarımdan aciz süperegomdan kısacası yokluğunu yanımda olmayacağını açıklayan her şeyden nefret ediyorum.

buna alışıyor muyum yoksa paranoyalarımı sevmeye çalışıyor muyum bilmiyorum ama

acıyor

kurduğum hayaller bağlandığım her yer acıyor.

kayboluyorum seninle alıştığım bu bi yerlerde bi şeylerden uzak kaybolma hissini tek başıma yaşamak korkusuyla kayboluyorum

bir yanım bunları sana yazarken diğer yanım tam 20 gün sonra seni uğurlayacak

bu mavilikler çok acıtıyor artık.